margin: 0px; background: #000000; background-image: url(http://img218.imageshack.us/img218/9076/13832greenwitchorganizeoj0.jpg); background-repeat: repeat; background-attachment: fixed; background-color: white; background-position: top-right; } td { font-family: verdana, tahoma, sans-serif; font-size: 10pt; color: #000000; } td.entry { background: #EEEEEE; padding: 20px; } td.bgleft { background-image: url(); background-repeat: repeat-y; } td.bgright { background-image: url(); background-repeat: repeat-y; } div.entry { background-color: #FCFCFC; background-image: url(http://img.blogcu.com/images/templates/modern_texture.gif); border: 2px solid #20a0c0; padding: 10px; padding-top: 10px; line-height: 1.3; } div.comment { background-color: #FCFCFC; background-image: url(http://img.blogcu.com/images/templates/modern_texture.gif); border: 1px solid #AAAAAA; padding: 10px; padding-top: 10px; line-height: 17px; margin-left: 50px; } div.box { width: 400px; float: right; background: #FFFFFF; border: 1px solid #AAAAAA; padding: 10px; margin-left: 5px; margin-right: 5px; margin-bottom: 0px; line-height: 15px; } div.title { float: left; } div.avatar { float: left; margin-right: 5px; border: 0px dashed #DDDDDD; } div.comments { margin-top: 7px; color: #888888; } h2 { font-family: verdana, tahoma, sans-serif; font-size: 22pt; color: #004080; font-variant: small-caps; margin-left: 40px; margin-top: 10px; margin-bottom: 7px; } h3 { font-family: verdana, tahoma, sans-serif; font-size: 15pt; color: #00a0ff; margin-top: 1px; margin-bottom: 0px; } h4 { font-family: verdana, tahoma, sans-serif; font-size: 8pt; color: #000000; margin-top: 0px; margin-bottom: 7px; font-weight: normal; } font.bracket { color: #555555; font-weight: normal; text-decoration: none; } a:link { color: #45567F; text-decoration: none; font-weight: bold; } a:visited { color: #45567F; text-decoration: none; font-weight: bold; } a:hover { color: #45567F; text-decoration: underline; }

MAVİ GÜNCE..




Bir Numara Büyüktü Bu Mutluluk Bana

Tarih: 18:27, 14/5/2008 tarihinde Emre C. yazdı. | Kategori: Blog

 


 

Kafede onu beklerken dergilere dalmıştım. Neden sonra çıkageldi. Cebinde tonlarca hüzünle. Hemen sarıldım. "Dur", dedim. "Sakin ol!" Ama sarılırken titrediğini farkettim. Ne olduğunu hemen sormak istiyordum ama soramıyordum da. Çünkü anlatacak hali yok gibiydi. Sanki yüzyıllık bir savaştan yeni çıkmış sefil askerler gibiydi. Üstelik ne uğruna savaştığını bilmeden. Üstelik başka ülkenin topraklarında. Sarılmayı kesip yanıma oturdu. Onu dinlemeye hazırdım. Galiba o da anlatmaya hazırdı. Ağzını açtı önce konuşmak için, sonra vazgeçti. Boğazı kuru gibiydi. Bişeyler söyledim. Garsona el işareti yaparken, boynu öne düştü. Göz altlarının şişmiş olduğunu farkettim. Ağlamış mıydı? Neden? Daha 2 gün önce çok mutluyum diye mesaj atmamış mıydı? Canım arkadaşımı "o" mu üzmüştü?


Biraz sonra elmalı sodası geldi. Biraz gülümsedi. En sevdiği içeceği söylemiştim. Bir kaç yudum alıp, derin bir nefes aldı. Sanki bir anlatmaya başlayacaktı ve yıllarca susmayacaktı. Ve başladı...


"Kahve ve Aşk. İkisi de bana senden hediye... Hatırlıyor musun Emre? Aynı böyle bir kafede anlatmıştım sana herşeyi. Çok etkilenmiştin ya. Hatırlarsın ya! Sanki kendi başına gelmiş gibi hatırlarsın Emre! İşte o kızla karşılaştık tekrar. Şaşırma hiç öyle! Olan oldu. Ama ne karşılaşma. Hemen numaralarımızı aldık. Bir mesajlaşma, bir aramalar.. derken eskileri anma... Sonra aklıma senin yazın geldi. Onu okuttum. 'Bunları mı hissediyordun?' dedi bana. Evet, dedim. Çok duygulanmıştı. Ya da "mış" gibi yapmıştı. Bilmiyorum. Artık hiç bir şey bilmiyorum...


Mesajlaşmalar, aramalar arttı. Bir gün yeniden başlasak nasıl olur, diye düşündük. Bu fikir ikimizin de hoşuna gitti. Sonra o da beni arıyormuş yıllar yılı. Ne mutluydu değil mi bize? Mutluydu ya! Ne mutlu bize! Sonra başladık işte. Diğer ilişkiler nasılsa bizimkisi de öyle başladı. Mutlu olmaya ne kadar yakın olduğumu düşündüm. Ne kadar acı çektiğimi bilirsin! Sen dememiş miydin, artık sen mutlu olmayı hakettin diye? Demiştin ya! Neyse laf kalabalağı yapmaya niyetim yok. Ama mutluluğa hiç bu kadar yakın hissetmemiştim kendimi. Şuan göğsüm acıyor desem inanır mısın? İnanırsın ya, senin de acımıştır elbet. Bilmiyorum. Nerede hata yaptım? Neden? Bunu hak ediyor muydum?"


Birden sustu canım arkadaşım. Ağladığını anladım. Gözyaşları yanaklarından aşağı süzüldü. Benim de içimde birşeyler koptu. Belki bir fırtınaydı kopan. Ne olduğunu, o kızın canım arkadaşıma ne yaptığını bilmiyordum ama yine de çok kızmıştım ona... kendini toparlayıp devam edebildi sonra. Ben hiç konuşmuyor, onu dinliyordum.


"Belki de hak ediyordum. Olamaz mı? Salağım ben. Evet evet, bakma öyle kızgın kızgın! Safım ya da! Hakettim. Baştan hiç bulaşmamalıydım. Ama sevdim be Emre! Çok sevdim ve daha da çok sevmeye hazırdım. O minik elleri. O bakışları. O simsiyah saçları. Herşey aşka davet eder gibiydi. Ama olmadı. Ne olduğunu merak ettiğini biliyorum. Başıma bugüne kadar gelmemiş birşey geldi. Aldatıldım! Gerçi o bunu kabul etmiyor ama. Zaten gücüme giden de o. Olayı anlatmak istemiyorum. Ama sen bana güvenirsin. Ben aldattı diyorsam aldatmıştır. Zaten o da inkar etmiyor olayı. Sadece bunu "aldatma" olarak kabul etmiyor, hepsi bu. Şu an şoktayım. Dün de şoktaydım. Aldatıldığımı öğrendiğim 2 gün önce de şoktaydım. Binlerce soru var aklımda ona sormak istediğim. Ama susuyorum. Çünkü ben ona baştan söylemiştim. Bu kez farklı olsun demiştim. Bu kez üzmeyelim birbirimizi demiştim. Ama durum bu. Arkadaşın yine malup. Hayat bir gol daha çaktı en sağlamından. Ama ben niyeyse kendi kalesine gol atmış bir futbolcu gibiyim. Şaşkın ve perişan. Ama biliyordum. Bu mutluluk bana bir numara büyüktü. Ama nasıl olsa seneye de giyerim deyip balıklama dalmıştım. Ama şimdi sudan çıkmış balık gibiyim. Arkamda bıraktığım hayata mı yanayım? Yoksa sürükelendiğim yeni duruma mı?"


Başarmıştı. Beni de üzmeyi başarmıştı. Ama sözleri tam da hüzün taşımıyor gibiydi. Biraz öfke, biraz hüzün hatta sevinç. Evet sevinç. Bu olayın ilk başta kopmasına seviniyordu sanki. Konuşurken bir kaç kez gülümsediğini gördüm. Ben ise neler ummuştum? Daha bu kafede buluşup bana neler neler anlatacaktı. Mutlu günlerini örneğin... Yeni hayatında kedere yer olmayacaktı. Gelip bana anlatacaktı arkadaşım. Bir insan, sevdiğini niye aldatır? Yani aldatmanın büyüsü çok mu cazip gelir? Hep mi imkansızı ister insanlar? Yanıbaşında olan çok mu kolaydır?...?! Arkadaşım ona mutluluğu vaad etmişti. Şimdi o kıza ne diyelim ki? Hayatta başarılar mı dileyelim? Yoksa geçmiş olsun mu diyelim, hayatının aşkını ıskaladığı için. Bence birşey demiyelim. Kendi anlasın... belki de anlamıştır


Birşeyler söylememi bekliyordu. Uzunca bir nutuk attım. Aşk üstüne, sevgi üstüne. Daha dikkatli olmasını tembihledim. Bu da "Yalancı Baharmış" dedim. Kahvemden son bir yudum alıp, bu da geçer yahu dedim. Üzülme bu da geçer! Sonra kalktık. Şehire bahar gelmişti. Bizim içimize usul usul kar yağmaktaydı oysa. Elimi omzuna attım. Zoraki bir tebessüm çıkardı bana yandan. İçimizdeki karları kürüye kürüye yola devam ettik... İçimize kar yağdı durdu. Biz yürüdük durduk...


"Kar yağdı durdu
Biz yürüdük durduk
Kar yağdı durdu
Biz yorgunduk ve durduk."


Emre C.
14 Mayıs 2008

Dip Not:

1) "Kahve ve Aşk" adlı bloğum. Bu blogla ilişkili.. ;)
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=85062

2) "Yalancı Bahar" adlı bloğum... Kim bilir kaçıncı yalancı bahar??!
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=89523

taşındık: Daha güzel ve daha şık bir konseptle - Mavi Günce artık blogger'da... girmek ve bizimle orada buluşmak için TIKLAYIN...

Minik Serçelerdir Çocuklar

Tarih: 01:28, 7/5/2008 tarihinde Emre C. yazdı. | Kategori: Blog



Çocukluğuma dalıp gitmeyi seviyorum. Tozlu raflarıma bakıp bakıp kederlenmeyi. Çocukluğumu her hayalde yeniden ve aynı gerçeklikle yaşamayı seviyorum. Her anı bir kitap. Her kitap bir anı...

Her zaman kurduğum; kurarken zevk aldığım bir hayalim var. Bir kitaplık düşlüyorum. Bu kitaplıktaki kitaplar benim anılarım. Her birinde bir hikaye gizli. Benim hikayelerim. Kimileri gerçek. Kimilerinin içi bembeyaz. Ben yazıyorum onları hayalimde. Ama hepsi benim kitaplarım. Hepsi benim anılarım. Canım sıkıldıkça bir kitap seçip içinde kayboluyorum. Tekrar yaşıyorum bazen o günleri. Bazen de sadece uzaktan izliyorum o deli çocuğu. Kitap benim. Anı benim. Kitaplık benim. Oradaki o deli çocuk da aslında "benim".


Hayalimde ufalıyorum. Kitaplığın içinde rahat dolaşabilmek için. Sonra bir kitap, bir anı seçiyorum. Güç bela yere düşürüyorum rafdan. Ne kadar da büyük geliyor o kitap. Anılar mı gittikçe büyüyor yoksa ben mi ufalıyorum? "İnsan büyüdükçe küçülür mü?" Bilmiyorum. Kitap yere düşüyor. Her bir yana saçılıyor anılar. Kare kare. Kısım kısım. Fasikül fasikül. Atlıyorum raftan kitabın üzerine. Düşerken iyice küçülüyorum. Bir "e" harfi kadar kalıveriyorum. Artık özgürüm. İstediğim gibi dolaşabilirim bu kitapta. Binlerce "e" arasında beni kim farkeder ki? Kim?


"Bir otobüsteyim. Orta sıralardaki koltuklardan birindeyim. Cam kenarındayım. Yanımda şu an tanımadığım bir çocuk var. Bütün otobüs beslenme çantası kokuyor birden. Hani domates, hani peynir, hani poğaça, hani annemiz... (esinlenme-Yılmaz Erdoğan*)


Otobüs yokuşu çıkmaya başlıyor. Manzara inanılmaz. Tırmandıkça yükseliyoruz. Yükseldikçe korkuyoruz. Ölmekten mi? Bir çocuk için ölüm nedir? 8 yıldır hayatta olan birisi ne kadar korkar ki ölümden? Bence ölüm korkumuz biz yaşlandıkça artıyor. Sanılanın aksine bence ölümden en çok korkanlar, ona en yakın olanlardır. Çünkü hayatın tadını almıştır. Artık can daha tatlıdır. Fani beden bir türlü gitmek istemez bilinmezliğe. Eğer bunca yıl o "gidilecek" yer çözülememişse; orası gerçekten bilinmeyendir ve korkulması gereklidir. Bence bizimkisi bu derece bir korku değildi otobüste. Yükselik korkuttu belki de. Ya da içgüdüsel. Tıpkı bir serçenin herşeyden, herkesten korkması gibi. Minik serçelerdir çocuklar. Özgür, ürkek, sevecen ve bilinçsiz...


Biri olmalıydı bu otobüste. Hatırlamalıyım. Birisi. Tabi ya! O kız! Ben değil miydim özellikle onun önüne oturan? Ben değil miydim bütün dersler boyunca sadece onu izleyen? Ah çocukluk. Sen ne kadar masumsun ve hayat dolusun...!


O da koltuğun üzerine tünemişti benim gibi. O da cam kenarındaydı ve benim tam da arkamda oturuyordu. Bakıştık. İki ürkek serçe misali. Farkında değildik ki biz ne dişi ne de erkek olduğumuzdan. Ama farkındaydık insan olduğumuzdan. Bugünkü pekçok büyüğün farkında olmadığı gibi! Korkuyorduk. Ama dediğim gibi ölmekten değil. Sadece yükseklikten. O manzaradan. Ailemizden ayrı kalma düşüncesinden. Korkuyorduk belki de sadece içgüdüsel olarak. Tıpkı bir serçenin herşeyden, herkesten korkması gibi. Minik serçelerdir çocuklar. Özgür, ürkek, sevecen ve bilinçsiz...


Elimi tutuverdi birden. Gözlerine baktım. İki minik serçe, bakıştık. Ceylan bakışlıymış. Şimdi, şuanda farkettim. İyi ki dalmışım bu kitaba. Elimi daha da sıkı tutuyor. Uçurum hiç geçmesin istiyorum. Elim terliyor. Korkudan mı? Hayır! Heyecandan. Bilinçsizce tutuyor elimi. Bilinçsizce heyecanlanıyorum. Bilinçsizce korkuyoruz. Uçurum bitiyor. Yerlerimize oturuyoruz. Ne çok fazla sevniyorum elimi tuttu diye; ne de bir daha böyle bir şey tekrarlanmadı diye üzülüyorum. Nasıl da özeniyorum bu bilinçsizlik halime. Okula dönüyoruz. Hayat akıyor. Dersler oluyor, sınavlar atlatıyoruz. İlk, orta, lise derken bir bakıyoruz üniversite bile bitmiş. Belki de o hiç okumadı. Bilmiyorum. Onunla ilgili sadace bu anı kitabı var kitaplığımda. Ne yaptığını da çok merak etmiyorum açıkçası. Bu kitabı seçmesem hatırlamazdım belki. Hatırlar mıydım? Bilmiyorum!


Ne de güzeldi uçurumun kenarında olmak onunla. Çocukça. Bilinçsizce. Ama el ele. İki minik serçeydik biz. Ölmekten korkmasak da korkuyorduk belki sadece içgüdüsel olarak. Tıpkı bir serçenin herşeyden, herkesten korkması gibi. Minik serçelerdir çocuklar. Özgür, ürkek, sevecen ve bilinçsiz...

Yılmaz Erdoğan'ın
bana, o paragrafta, ilham kaynağı olan o unutulmaz dizeleri:

"soğuk ve şehirlerarası
otobüslerde vazgeçtim
çocuk olmaktan
ve beslenme çantamda
otlu peynir kokusuydu babam..."



İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahım

Tarih: 20:18, 25/4/2008 tarihinde Emre C. yazdı. | Kategori: Ask



Yine bir ayrılık daha. Ben gidiyorum bu kez. Sessiz sedasız da değil üstelik. Bağıra çağıra. Hiç kimseyle kavga etmedim ben şu son haftada kavga ettiğim kadar seninle. Bağıra çağıra gidiyorum çünkü kavgalarımızı cebimde götürüyorum. Olmuyor demekki canım. Olmadı. 2 yaralı kalpten bir tam olmadı. Neler çekmiştin kimbilir hayatın boyunca? Ne acılar, ne üzüntüler? Ya ben? Ya ben?


Dün gece anladım aslında gitmem gerektiğini. Diyorsun ki "Gideni tutamam, yolun açık ola!". Peki. Ama bilmediğin bir şey var. Kendim için değil senin için gidiyorum. Dün gece anladım aslında gitmem gerektiğini. Seni ağlattıktan bir kaç gözyaşı damlası sonra. Klavyemin tuşları boğulmadan gitmeliydim birtanem. Hem de öyle sessiz sedasız da değil haa! Bağıra çağıra. Çünkü kavgalarımızı da cebimde götürüyorum...


Lütfen arayıp sorma. Olur mu? Bunu yapabilir misin benim için? Madem ki doğru düzgün vedalaşamadık. Madem ki seni ne kadar sevdiğimi söyleyemeden gidiyorum. Bunu bari yap lütfen. Lütfen! Ne çok kavga ettik. Ne çok sinirlendik. Dediğim gibi ben aslında böyle biri değilim. Beni yanlış anlayanlar kervanına sen de katıldın. İşin içine "yazmak" girdi miydi, bambaşka biri oluveriyorum. Bunu ne sana ne de bir başkasına anlatabilirim. Kendim henüz anlamamışken...


Diyeceğim şudur ki: Gi-di-yo-rum. Dönüşü yok cantanem. Hayatıma ilk sen adım atmıştın; şimdiyse ben gidiyorum. Nesini açıklamam gerekli ki? Gidiyorum işte. Sen adım adım gelmiştin bana. Ben koşarak uzaklaşıyorum olay mahalinden. Tıpkı suçlular gibi. Belki de tek suçlu ben değilim. Ama suçlu ilan edilmekten bıkmış olacağım ki kaçıyorum. Belki bir gün katiller gibi suç işlediğim yere geri dönerim. Ama orada seni bulabilir miyim? Orası muallak!


Sana şiir yazmamı istemiştin. İstemiştin de bilmiyordun şiir nasıl yazılır? Hangi ruh haliyle, hangi şartlarda yazılır. Resmini yapmamı isteseydin belki uğraşırdım ama şiir böyle değil ki. Resim konusu da zorla olmaz ama denerdim en azından. Ama ısmarlama şiir olmaz. Fakat yazı yazdım bak sana! Sana canım dedim. Sana birtanem dedim. Sana cantanem dedim. Az şey mi şimdi bunlar? Az mı?


Bazıları geldiler, gelmişlerdi. Bazılarından ben gitmiştim. Yine bir ayrılık vakti. Gidiyorum. Öyle sessiz sedasız da değil üstelik. Bağıra çağıra. Çünkü kavgalarımızı da cebimde götürüyorum. "İyi de neden gidiyorsun?" diye soracak olabilirsin.


Gidiyorum çünkü kendim için değil senin için gidiyorum. Daha fazla üzmemek için...
Gidiyorum çünkü, evet biraz da kendim için gidiyorum! Daha fazla üzülmemek içn...
Gidiyorum çünkü kavgalardan yoruldum. Olmadı. Olmuyor işte. Neden zorlayalım ki...
Gidiyorum çünkü ben gitmesem de sen gidecektin. Birisi cesur olmalıydı...
Gidiyorum çünkü sen de gururunu herşeyden üstün tutanlardansın...
Gidiyorum çünkü, aslında bilmiyorum tam olarak niye gittiğimi...

Ama sonuçta gidiyorum. Gideceğim. Bak gittim bile...


Hoşçakal,


Diğer Milliyet Bloglarım..



Anadolu Ağladı Sen Gittin Diye

Tarih: 13:19, 18/3/2008 tarihinde Emre C. yazdı. | Kategori: Blog




Anadolu kokmuştu sensizlik. Acı ve hüzün. Gözyaşı ve keder. Annem gibi yaslı, babam gibi dayanıklı. Sensizlik zordu. Biliyordum. Ama bilmek her zaman yetmiyordu. Susuyordum. Sessizce bekliyordum geri dönmeni. Bile bile. Ağlaya ağlaya. İtiraf ediyorum şimdi. Şu anda. Gelmeyeceksin. Döktüğüm gözyaşları sadece anı kalacak bana senden. Biraz da toprağı ıslattım belki. Bir gün döner misin? Gelir misin bize? Biz dediğim sen ve ben. Biz olduğumuz geceler...


Nefes alış-verişlerini duyabiliyor musun? Anadolu soluyor bu akşam. Hırsla, öfkeyle. Sen duyabilirsin ancak. Neler oluyor bu topraklarda? Hani bırakıp gitmek yoktu güzel gözlüm? Hani beraber savaşacaktık yel değirmenlerine karşı. Bir elimizde kalem, bir elimizde kalemtraşla. Ucu köreldikçe sınıfın köşesinde duran çöp kovasına koşmayacak mıydık? Sonra öğlenleri, evden getirdiğin mandalin kokmayacak mıydı dünya?

Ya sen, ya sen güzel gözlüm, planların yok muydu bu ülkeyle ilgili? Hani herkes giderse kim kalırdı geriye? Sen değil miydin o canım sözleri eden? Peki! Ama ben ne olacağım sensiz? Sen gittin ve kurtuldun bu yükten. Bak duymuyor musun? Anadolu soluyor bu akşam. Hırsla, öfkeyle. Duyuyorsun değil mi? Duyuyorsun ta oralardan. Ama kulaklarında kulaklık var. O çok sevdiğin rock parçalarını dinliyorsun bensiz. Hem de son ses. Hem de bensiz. Hani söz vermiştin? Yaşlanacaktık beraber ve sonra aynı müzikleri aynı yüksek sesle dinleyecektik ve el ele...


Ağlıyorum. Olamaz mı? Senin için daha önce ağlamadım sanki? Komik olma! Ağladım tabi! Hem de salya sümük. Hem de sabahlara kadar. Kısa ayrılıklarda ağladım. Çok sevdiğim için ağladım. Çok sevdiğin için ağladım. Tanrıya şükrettiğim için ağladım. Biz olduğumuzda ağladım. Yokluğunda ağladım, bir de varlığında...


Neler oluyor bu topraklarda? Sen de yoksun artık iki gözüm, canımıniçi. Ela gözlerin daha bir ela gelmeye başladı sen yokken. Saçların daha kahverengiydi gözyaşlarım yastığa dökülürken. O yastık ki bundan bir ay önce sen kokmuştu. Hiç yıkamadım. Hala biraz sen varsın üzerinde. Ya hiç yıkamayacağım bu yastığı; ya da yakacağım. Belki bir sandala koyar nehire salarım. Sizin oralara ulaşmasa da çaba çabadır. En azından bunu gösteriyorum ben. Senin gibi gitmiyorum bir bahar akşamı, apansız. Habersiz. Sessiz-sedasız. Yılan gibi...


Haberleri izlersin artık oradan. Ben kaldığımız yerden devam edeceğim mücadelemize birtanem. Ah can tanem. Devam edeceğim tabi. Ne sandıydın? Ben senin gibi korkak değilim! Tam gaz devam. Şimdi ne kadar yarım kalacak, ne kadar boş gelecek herşey. Beraber tartışa tartışa okuduğumuz o dergi artık güzel gelmeyebilir mesela. Senin sevdiğin yazarları, şairleri eskisi kadar sevmeyebilirim. Bana durmadan tekrarladığın o mısralar, o özdeyişler çok saçma gelebilir bir sabah. Belki ağlayabilirim tekrar onları duydukça. Tekrar tekrar ağlayabilirim. Sensizliğe ağlayabilirim. Gidişine ve dönmeyecek olmana. Ama bazı şeyleri bırakmayacağım. Yine gazeteleri okuyacağım hergün. Yine okunacak çok kitap, izlenecek çok film olduğu görüşündeyim. Eskisi gibi seçici de olmayacağım. Ne geçerse elime okurum artık. Sonra yakarım belki. sonra...


sonra ağlarım yine...
ağlarım sensizliğe...
ağlarım dönmeyecek olmana...
ağlarım bize...
sana
ve
bana
ama sen asla ve asla
ağlama!




Rastgele 3 Yazım






Bambuyu Örnek Almak

Tarih: 19:34, 5/3/2008 tarihinde Emre C. yazdı. | Kategori: Blog




Başarılı olmak aslında o kadar da zor değildir. Başarılı olmak çok zordur. Çelişkili bir giriş oldu. Farkındayım. Ama ikisi de doğru bence. Şöyle ki :


Başarılı olmak çok da zor değil. İlk önce istemek önemli. Ama alelade bir istemden bahsetmiyoruz. Bunu tüm hücrelerinizle hissetmeniz lazım. Başarılı olacağınızı, olabiliceğinizi çok ama çok istemeniz lazım.


İkincisi hayal etmek. Malum herşey hayal etmekle başlar. Başarılı olduğunuzu hayal etmelisiniz. Kendinizi o konumda görmelisiniz. Öreneğin, üniversite sınavında mı başarılı olmak istiyorsunuz, o zaman kendinizi üniversiteyi kazanmış ve okur halde hayal etmeniz lazım. Hayal ikinci adım.


Üçüncü adım, ki bence en önemlisi, çalışmak. Tiyatroda şöyle bir kabul vardır. Tiyatrocu olmak için % 20 yetenek % 80 çalışma gereklidir diye. Sayılar değişebilir. Çok da mühim değil. Ama çalışmanın ne kadar önemli olduğunu anlatan çok net bir örnek. O zaman ne diyoruz; çalışmak, çalışmak ve çalışmak.


Son olarak, bir o kadar önemli basamak, sabır. Başarmayı çok istediniz, hayal ettiniz ve çok çalıştınız. Bravo size. Ama sabırlı olmazsanız; bunların hiçbir anlamı kalmıyor. Sabırla ve belki inatla çalışmayı sürdürmeniz lazım. Kısa süreli başarılara değil uzun vadeli olanlara odaklanmalısınız.


Başarılı olmak çok zor. Bu saydıklarımızı gerçekleştirmezseniz; işiniz hakikaten çok zor. Şansa kalmış. Aslında şansı insanın kendisinin yarattığını düşünenlerdenim ama o ayrı yazının konusu.


Siz siz olun işinizi şansa bırakmayın. Kendi başarı basamaklarınızı kendiniz oluşturun. Ve ileride torunlarınıza anlatabileceğiniz bir başarı hikayeniz olsun. Hayatı boşu boşuna geçirmeyin. Başarmanın tadına varın. Yaşınız kaç olursa olsun başarabileceğiniz birşeyler muhakkak vardır.


Bambuların yetiştirilmesi birer sabır örneğidir. Yazımın sonuna bunu iliştirmek istiyorum. Siz bunu okurken ben kahvemi yudumlamaya ve yeni yazılar kovalamaya devam edebilirim. İyi günler...


Bambu Ağacı


"Önce ağacın tohumu ekilir, sulanır ve gübrelenir. Birinci yıl tohumda herhangi bir değişiklik olmaz.

Tohum yeniden sulanıp gübrelenir.

Bambu ağacı ikinci yılda da toprağın dışına filiz vermez.

Üçüncü ve dördüncü yıllarda her yıl yapılan işlem tekrar edilerek bambu tohumu sulanır ve gübrelenir.

Fakat inatçı tohum bu yılda da filiz vermez.

Çinliler büyük bir sabırla beşinci yılda da bambuya su ve gübre vermeye devam ederler.

Ve nihayet beşinci yılın sonlarına doğru bambu yeşermeye başlar ve altı hafta gibi kısa bir sürede yaklaşık 27 metre boyuna ulaşır.


Akla gelen ilk soru şudur :

Çin bambu ağacı 27 metre boyuna altı hafta da mı? yoksa beş yılda mı ulaşmıştır? Kuşkusuz ki beş yılda. Büyük bir sabırla ve ısrarla beş yıl süresince, tohum sulanıp gübrelenmeseydi ağacın büyümesinden hatta var olmasından söz edilebilir

miydi?... "



Rastgele 3 Yazım:



AddThis Social Bookmark Button



Türk Kelimesi Nereden Geliyor

Tarih: 20:52, 4/3/2008 tarihinde Emre C. yazdı. | Kategori: Blog



Türk Kelimesi


Türk Milleti'nin tarihi neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir; Türkler binlerce yıldan beri tarih sahnesinde yer almaktadırlar. Bu durum, bilim adamlarının dikkatini çekmiş ve onları Türk kelimesinin kökenini araştırmaya yöneltmiştir. Türk adının kaynağını bulmak amacıyla yapılan araştırmaların sonuçlarına dayanarak çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Kimi uzmanlara göre, Türk adına ilk defa MÖ 14. yüzyılda "Tik" veya "Tikler" şeklinde rastlanılmıştır. Bazı uzmanlar ise bu adın MÖ 14. yy.dan önce de var olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Türkler'in binlerce senelik geçmişi göz önünde bulundurularak, Türk adının nereden geldiğine ilişkin birçok iddia ortaya atılmıştır.


Türkler'in eski dönemlerine ilişkin bilgilerin kökeni çoğunlukla Çin tarihine dayanmaktadır. Çinli tarihçiler MÖ 2000-1000 yılları arasında ilk Türk hükümdarlarından bahsetmektedirler. Bununla birlikte, eski Çin kaynaklarındaki Türk hükümdarlarının ve devletlerinin adları Çince yazılıdır. Bunların Türkçe karşılıkları tam anlamıyla bilinmemektedir. Profesör Erol Güngör'ün deyişiyle, "Bizim atalarımız o çağda "Türk" adıyla anılmıyordu. *Türk* kelimesi bugün bir milletin adıdır ama atalarımız o zaman henüz bir millet halinde değildi. Boy ve aşiretler halinde yaşıyorlardı ve her aşiretin ayrı bir adı vardı."


Türk adının tarih sahnesine çıkışı MS 6. yüzyılda kurulan Göktürk milleti ile olmuştur. Orhun kitabelerinde yer alan "Türk" adı daha çok "Türük" şeklinde gösterilmiştir. Yani, Türk kelimesini ilk defa resmi olarak kullanan siyasi teşekkül Gök-Türk İmparatorluğu olmuştur. Göktürkler'in ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken, daha sonra Türk Milleti'ni ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır.


Çin İmparatoru MS 585 yılında, Gök-Türk Kağanı İşbara'ya gönderdiği mektupta "Büyük Türk Kağanı" diye hitap etmiştir. İşbara Kağan'ın Çin İmparatoru'na cevabi mesajında da "Türk Milleti'nin Tanrı tarafından kuruluşundan bu yana 50 yıl geçti" ifadesine yer verilmiştir. Bunlar Türk adını resmileştiren olaylar olarak tarihe geçmiştir.


Göktürk yazıtlarında Türk sözü daha çok "Türk Budun" şeklinde geçmektedir. Türk Budun, Türk Milleti anlamındadır. Dolayısıyla Türk adı bu dönemlerde bir topluluğun veya kavmin isminden ziyade siyasi bir mensubiyeti belirleyen bir kelime olarak görülmektedir. Yani Türk soyuna mensup olan bütün boyları ve toplulukları ifade etmek üzere milli bir isim haline gelmiştir.


Türk kelimesinin anlamı üzerinde de çeşitli görüşler vardır. Bunlardan bazıları şu şekildedir:


Çin kaynaklarında "Tu-küe (Türk)" miğfer olarak yorumlanmakta; İslam kaynaklarında ses benzeşmesine dayanarak terk edilmekte, olgunluk çağı şeklinde değerlendirilmektedir.


Arminius Vambery'nin 19. yüzyılda yazdığı eserlerinde belirttiğine göre, Türk kelimesi "türemek"ten gelmektedir. Ünlü Alman Türkolog Albert von Le Coq, Türk deyişinin "güç-kuvvet" anlamı taşıdığını ileri sürmüştür. Bu konudaki diğer çalışmalara göre, Türk kelimesi, "Altaylı (Ceyhun ötesi Turanlı)" kavimlerini tanımlamak üzere 420'li yıllardaki bir Pers metninde görülmektedir. Yine 515'de, "Türk-Hun" ( Kudretli Hun ) tabirinin de geçtiği bilinmektedir. İran kaynaklarında Türk kelimesinin "güzel insan" karşılığında kullanıldığı belirtilmektedir.


9. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud, "Türk adının Türkler'e Tanrı tarafından verildiğini" belirtmiş; *gençlik, kuvvet, kudret ve olgunluk çağı* demek olduğunu bir kez daha vurgulamıştır. Türk kelimesinin "güçlü-kuvvetli" anlamına geldiği, bugün neredeyse bütün tarihçiler tarafından kabul görmüştür.


Türk Yurdu:


Günümüzde sayıları 350 milyonu aşan ve oldukça geniş bir bölgeye yayılmış olan Türkler'in ilk ana yurdunu tespit edebilmek için geniş araştırmalar yapılmıştır. Çeşitli alanlarda, farklı uzman ve bilim adamlarınca yapılan çalışmalar sonucunda her alanda farklı iddialar gündeme gelmiştir. Böylece ortaya şöyle bir tablo çıkmıştır:


Tarihçiler, Çin kaynaklarına dayanarak Altay Dağları'nın; etnologlar, İç Asya'nın kuzey bölgelerinin; dil araştırmacıları, Altaylar'ın veya Kingan Dağları'nın doğu ve batısının; kültür tarihçileri, Altay-Kırgız Bozkırları arasının; sanat tarihçileri, Kuzeybatı Asya sahasının; antropologlar ise Kırgız Bozkırı-Tanrı Dağları arasının ilk Türk ana yurdu olduğunu iddia etmişlerdir.


Bu konudaki araştırmalara göz attığımızda, Türkler'in ilk ana vatanlarının kesin sınırlarını çizmenin mümkün olmadığı görülür. Bunun asıl nedeni Türkler'in ilk zamanlardan itibaren oldukça geniş bir alana yayılmalarıdır. Son yıllarda yapılan dil araştırmaları göz önüne alındığında, ilk Türk yurdunun *Altay Dağları'ndan Urallar'a kadar uzanan, Hazar Denizi Kuzeydoğu Bozkırlarından Tanrı Dağları'nı kapsayan çok geniş bir bölge* olduğu anlaşılmaktadır.


Türkler, tarihin akışı içerisinde, ana yurtlarından çok uzak mesafelere göç ederek geniş bir coğrafi alana yayılmış; bugün Balkanlar'dan Çin Seddi'ne, Sibirya Bozkırları'ndan Horasan, Afganistan, Tibet'e kadar olan bölgeleri yurt edinmişlerdir.


Günümüzde özgürlük ve eşitliğin öncülüğünü yaptıklarını iddia edenler bilmelidir ki, insan hak ve hürriyetlerinin gerçek anlamdaki ilk uygulayıcısı Türkler olmuştur. Türkler tarafından kurulan devletlerde din, dil ve ırk ayrılığı gözetilmeksizin herkese eşit davranılmıştır. Profesör Hakkı Dursun Yıldız bu gerçeği, *Bütün tarih boyunca Türkler'de din, dil ve ırk ayrılığı sebebiyle Amerika ve Avrupa'da her zaman rastlanan bir katliama, işkenceye ve hakların elinden alınmasına kesinlikle rastlanmamaktadır" şeklinde ifade etmiştir.


Dikkat çekici bir nokta, eski Türk kavimlerinde, kadınların erkeklerle neredeyse eşit haklara sahip olmalarıydı. Türk kadınları toplum hayatının hemen her aşamasında görev alırlar; yeri geldiğinde savaşmaktan çekinmezlerdi.


Not: Milliyet Blog'ta en çok okunan blogumdur...




Gençlik Başımda Duman!

Tarih: 15:32, 4/3/2008 tarihinde Emre C. yazdı. | Kategori: Blog




Hava bu kadar güzelken hala evde oturduğuma inanamıyorum. Nasıl gencim ben?


Çoğu zaman bu çağa ait olmadığımı düşünürüm. Ablam da beni ger kafalı olarak görüyor zaten. İçin geçmiş senin diyor. Yaşlı ruhum ile genç bedenim tam bir tezat arz ediyor. Olsun ben böyle gayet mutluyum...


Yazıyorum, düşünüyorum, okuyorum, sorguluyorum. Yani varım. Var olacağım. En genç yanım beynim belki de. Ha bir de içimdeki çocuk var o apayrı bir yazının konusu. Ona dokunmam/dokunturmam. Kafamda bir kaç yeni proje var. Sağlam iki konu buldum kendimce. Ama yaşlı yanım, genç yanım ve çocuk yanım didişmeyi bırakırsa belki ben de fırsat bulup hayata geçirebilirim kafamdakileri...


Oyun alanım internet benim. Hem de staj yerim. İlki Milliyet Blog. Orada denemeler, şiirler, hikayeler, sinama eleştirileri, tiyatro eleştirileri yapıyorum ve gelen yorumlara bakıyorum. Ona göre hizaya sokuyorum kendimi. Bu tip günlük yazılar buraya ait olacak. Olmalı. İnternetteki binlerce blog arasında hiç şansım yok biliyorum. Ama oyun oynamayı seviyorum. İşte çocuk yanım..


Bir de Nevin'le( Nevin Ablayla) sohbetler var. Bakalım ona ne zaman başlarım. Buna başladım ya. O da olur inşallah. Olur mu?


kişiseltatminşeysi



Zirvenin Adı Beşiktaş

Tarih: 15:00, 4/3/2008 tarihinde Emre C. yazdı. | Kategori: Blog




Beşiktaş 137 hafta sonra lider. Dile kolay 137 hafta. Hal böyle olunca yazmadan duramadım. Aslında futbolla ilgili yazı yayımlamama kararım vardı. Fakat Liverpool maçı kadar önemli bir maç kazandık benim gözümde o yüzden bir iki birşey çizittireyim şuraya dedim...

Gelelim maça. Beşiktaş'ta aklıma geliveren ilk isim Holosko. Nefis oynadı. Muhteşem! Özellikle golden sonra bulduğu açık alanlarda Galatasaray savunmasını ciddi anlamda yıprattı. Dikine çalımlarla ilerleyişi, boş alanlara koşuları, Nobre ile uyumu göze batan özellikleri. İkinci isim İbrahim Toroman. Cisse'nin yokluğunda orta sahada güzel işler yaptı. Yer yer defansa gelerek arkadan toplar çıkardı, kademe yaptı. Kendisi defans oyuncusu olmasına rağmen maçın kaderini etkileyecek pas hataları yapmadı. Bence Beşiktaş'ı kurtaran isimler bunlardır. Diğerleri her zaman oldukları gibiydiler. Nobre yine yan toptan golünü attı. Mercimek sakarlıklarına bir yenisini ekledi, İbrahim Kaş neredeyse penaltıya sebebiyet veriyordu v.s.

Ayrıca Beşiktaş'ın en önemli yaptığı şey, alan daraltıp Galatasaray'ın kısa pas yapmasına engel olmaktı. Bunu da iyi başardı. Fakat ilk yarı ve ikinci yarı gole kadarki süre kör döğüşüne benziyordu. Sahada futbol adına pek bir şey izleyemedik. İlk yarının bitimine doğru Beşiktaş biraz hareketlenir gibi oldu ama sonra durdu. Ta ki gole kadar. Golden sonra ikinciyi atması an meselesiydi. Olmadı...

Ben bir Beşiktaş'lı olarak Galatasaray'ı favori olarak görürken haksız çıkmanın sevincini yaşıyorum. Deniliyor ki Galatasaray, Fenerbahçe maçından geldiği için yorgundu. Olabilir. Ancak Beşiktaş da Çaykur Rize ile hiç kolay olmayan bir 90 dakika geçirdi. Yani Beşiktaş da o kadar sağlam çıkmadı maça. Kaldı ki Beşiktaş ilk onbirde banko oynayan Cisse, Bobo, Gordon ve hatta müzmin sakat Serdar Kurtuluş'tan yoksundu. Malubiyete her zaman için bir bahane bulabilirsiniz. Bana göre Galatasaray'lı futbolcular yorgunluğun yanısıra isteksizdi. Maçı kazanmayı daha çok isteyen taraf Beşiktaş'tı. İstediği de oldu.

Şimdi:

Beşiktaş kazandı mı?
Kazandı.

Lider mi?
Lider.

Gerisi hikaye...

Hiç de gizleyemiyeceğim sevincimi. Lucescu'dan beri Beşiktaş'ım şampiyonluk yarışında hiç bu kadar "VARIM" dememişti. Büyük konuşmak için erken. Ama şu yarışta olmak bile ayrı bir zevk. Hep ünlü bir şiirle ya da şarkı sözü ile bitirecek değilim ya bu sefer bir tezahüratla bitiriyorum. İyi haftalar...

..
.
Bu sene şampiyon görelim sizi
Ölmeden mezara koymayın bizi
Korkutmaz bizleri musalla taşı
Ölümüne seviyoruz biz Beşiktaş'ı
..
.


1408 No'lu Oda

Tarih: 13:50, 4/3/2008 tarihinde Emre C. yazdı. | Kategori: Blog




Gerçek nedir?
Sahi nedir?
mesela siz gerçek misiniz?
emin misiniz?
Rüyalar örneğin...
Ne kadar gerçektirler biz içindeyken değil mi?
Ya uyanınca? Asıl o zaman döneriz değil mi gerçekliğe?
Döner miyiz?
Ya bir sefer daha uyanacaksak? O zaman döneceksek gerçekliğe?
Şu an herşey o kadar sahici ki...
Öyle mi?
Rüyalarda da öyle olmaz mı?
Siz içindeyken kendinizi kaptırıverisiniz...
Ya hiç uyanmak istemezsiniz..
Ya da bir an önce uyanmak..
Çünkü çok fazla sahicidir...
Ya da bize öyle gelir...
Şu an yaşadığımız hayatı ele alalım.
Çok mu güzel hayatınız? Ya da çok mu kötü? Bir an evvel uyanmak mı istiyorsunuz? Yoksa hiç bitmesin mi bu tatlı düş?
Ne dersiniz?
Gerçek var mı? Yok mu?
Siz karar verin...


Biz kahramanımıza dönelim... Bir yazar. Korku romanları yazıyor. Kendi inanmasa da. Hatta inanmama boyutunu tanrıtanımazlığa kadar götürmüş. Tanrıya inanmayı küçük kızı öldüğünde bırakmış. Güzel karısını terkedivermiş kızları ölünce. Çünkü onun yüzüne her baktığında aklına küçük kızı düşüveriyormuş. Kendisine bir çok broşür geliyor. Otel tanıtımları." İşte biz falanca oteliz de şöyle korkunç olaylar geçti burada, lütfen gelin kalın. Sonra da yazın ki reklamımız olsun"diye. Ama bir gün "Otel Dolphin'de 1408 Nolu Odada Kalma!" diye bir kart alıyor. Bizimki durur mu, doğru otele koşuyor. Otel müdürü de ikna edemiyor yazarımızı. Odaya yerleşiyor. İşte film başlıyor...


Minik kaset çalarını çalıştırıyor. Durum raporunu sunuyor. Oda sakin. Herşey yerli yerinde. Müdürün armağan ettiği içkiden içiyor. Pencereye yöneliyor. Hava alması lazım. Çünkü odanın havalandırması bozulmuş. Kafasını pencereden dışarı çıkarıyor. Klasik otel manzarası diye tekrarlıyor içinden. Terler alnından damlarken aniden saatli radyodan müzik çalmaya başlıyor. Kafasını pencereye vuruyor. Yatağa yöneliyor. Yastığının üstünde iki adet çikolata buluyor. Hemen atıveriyor birini ağzına. Saat çalardan gelen müziği susturuyor. Başlıyor muyuz ne ?

..
.


Gerisini anlatırdım ama o zevki size bırakıyorum. Aslında buraya kadar bile çok şey anlattım denebilir. Ama muhakkak ki merak uyandırmıştır film sizde. Bu aralar sahiden çok iyi yapımlar izledim. İnanın "1408" de onlardan biri. Korku filmi fanatiği sayılmam ama filmimiz gibi "psikolojik-gerilim" türüne bayılıyorum. Size "gerilme" garantisi veriyorum. İyi seyirler...


Sahi ya gerçek nedir?
;)


Not: Bu blog Milliyet Sinema Sayfasında da yer almaktadır...



Bizi Uyandıran Melekler

Tarih: 22:22, 1/3/2008 tarihinde Emre C. yazdı. | Kategori: Blog



Benim çoğu kez başıma gelmiştir. Belki size de olmuştur...

Olmadı mı?

*****

Sabah çok önemli bir sınıvanız vardı muhtemelen. Gece geç saate kadar çalıştınız. Azıcık uyuyup sınava gitmeyi planladınız. Saatinizi kurdunuz ve duanızı edip yattınız. Sabaha karşı tatlı rüyalar görmeye başladınız. Tam siz rüyanın en güzel sahnesinde başrolken alarm çalmaya başladı. Kapattınız. Evet, evet siz saati kapattınız! Bir kaç saat sonra çok önemli bir sınavınız var oysa. Ne yaptınız! Ama işler ters gitmedi şansınıza. Acaba şans mı? Ne hikmetse yine başka bir rüyaya dalışken uyanıverdiniz panikle. Sınava geç kaldığınız düşünüp tam kendinizi öldürme planları yaparken saate gözünüz ilişti. O da ne? Daha epey vakit vardı sınava yetişmek için.

Neydi sizi böyle uyandıran?

Şans mı?(Şans nedir? Nerelerde yetişir?)

Kader mi? (Hadi canım siz de.. )

Anneniz mi? (Bu da ihtimal dahilinde. Sonuçta onlar da melek sayılır.)

Neydi sizi dürten?(dürttüm, dürttün, dürttü, dürttük, dürttünüz, dürttüler)

Ben şunu gayet iyi anladım ki bu işi "melekler" yapıyor. Bakıyorlar ki durum vahim. Dayanamayıp uyandırıveriyorlar sizi. Oysa size kalsa o rüyayla boğuşur dururdunuz. Sınav vakti de gelip geçerdi. Sonra çok ağlardınız. Peeeh!

Sadece sınav mı?

Belki bir iş görüşmesiydi ya da bir toplantı. Bir sunum yapacaktınız yönetim kuruluna. Sonuçta hayati önemde olan bir şey diyelim. Adını siz koyun. Ama eminim ki sizde de aynısı olmuştur. Eyvahlar olsun diye uyanıp rahat bir oh çekmişsinizdir. İşte burada meleklere teşekkür edin. Sizi o gaflet uykusundan uyandıran onlar. Belki bir yerlerde bir iyilik yaptınız. Geçen gün mendil satın aldığınız o küçük kızı unuttunuz mu? Melekler gördü belki de sizi?

Göremezler mi?

Görürler!

Biz onları göremesek de...

Siz iyi birer insan olmaya devam edin. Melekler her daim yanınızda olsun.

Yani iyilikler...

Yani şans...

Bol şanslar dostlar :)

diğer Milliyet Bloglarım...




{ } { Sonraki Sayfa }


| Ana Sayfa | Profilim | Tüm Yazılarım | Milliyet Blogum | Şiirlerim |RSS |

Image Hosted by ImageShack.us
2008-2010 © Emre C.


Bloglar Alemi Arama motorlarına kayıt, sunucu barındırma, co location, co-location, kiralık sunucu, sunucu kiralama
Add to Technorati Favorites Bloggo Ekle domain Blogging Blogs - Blog Catalog Blog Directory